06/03/2026
MİŞLİ GEÇMİŞ ZAMAN YA DA ÖMER SEYFETTİN ÜZERİNE
"Orda bir köy var, uzakta,
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da,
O köy bizim köyümüzdür."
Ahmet Kutsi Tecer’in aynı adı taşıyan meşhur şiirinden alıntı.
"Burada benim çok canım sıkılıyor. Ama ne yapayım? Hâsılı İstanbul'u sevmiyorum vesselam... Memur olmak da istemiyorum. Müşkül mevkideyim. Çok yanan bir lamba gibi gazım bitiyor. İki sene daha bu gürültü içinde yaşarsam bunayacağım. Kenarlarda bir köye çekilmek için münasıp bir üslup arıyorum. Fakat ihtiyaç, o meş'um para ihtiyacı beni İstanbul'a bağlamış... yazmak için kendimde kuvvet ve cesaret bulamıyorum. Tabii intizam ile de yazamıyorum. Darılmazsan birşey söyleyeceğim. Sen tenha ve uzakça bir yerde olduğun için gıpta ediyorum. 'Ah Canip'in yerinde ben olsam!' diyorum. İşte benim gayem: civar köylerden birisinde küçük bir ev, birkaç dönüm tarla tedarik edip çekilmek..."
Ali Canip Yöntem'e mektuptan, Ömer Seyfettin, Tahir Alangu, May Yayınları, Cağaloğlu, 1968, s.270.
Bir süre önce Tahir Alangu’nun 25 yıl üzerinde çalıştığı, uğruna Ömer Seyfettin'in bulunduğu yerleri tek tek gezdiği, onlarca röportaj yaptığı “Ömer Seyfettin” biyografisini okurken, Ahmet Kutsi Tecer’in “Orda Bir Köy Var Uzakta” şiirini anımsadım. Neden diye soracak olursanız, en nihayetinde bizim köyün dağlarına kar yağmıştı ve doğal olarak ben orta yaşta hayatını tekrardan elden geçiriyordum. Neden birdenbire Ömer Seyfettin, neden Ahmet Kutsi Tecer diye soracak olursanız, insan yaş aldıkça mişli geçmiş zamanı daha çok kullanıyor, ondan. Ben de kısmen hatırladığım kısmen çocukluğummuş diye andığım döneme geri dönüyorum. Hele kar yağışı bana dört yaşımda çekilmiş bir fotoğraftan anımsadığım o kışı hatırlatır. Balkondayım, kar dizime kadar, dedem bana gülümsemiş, kardan adam yapmışız. Sonra ileri sarıyorum filmi. Yine kar yağmış, bu sefer etraf çamur, havada kömür kokusu. Özallı yıllar. Şimdi bakıyorum da, biz – yani şu an kırklarında olanlar – nasıl bir dünyada büyümüşüz ve şimdi nasıl bir dünyada yaşıyoruz! Özal’ın ölüm haberi öğlen haberlerinde duyurulurken şimdilerde yerini füzyon mutfak sunan bir sosyete kafesi almış bir Nişantaşı büfesindeymişiz annemle. Dokuz yaşındayım, günlerden Cumartesi ve o çalıştığı için öğlen saati karın doyurmak üzere girdiğimiz küçük, mütevazı aile işletmesinde televizyon açık, spiker Özal’ın ölüm haberini canlı yayında aktarıyormuş. Ekmek arası döner veya dürüm yiyen, sohbet eden onca kişi bir anda susmuş derin bir sessizlik sarmış etrafımızı. Annem de bana bakıp, “Cumhurbaşkanımız öldü, yemeye ara verelim” demiş. O akşam masada ani politik değişimin ekonomiyi ne denli etkileyeceği konuşulmuş. Ailem Özalcı değildi, hele babam hiç değildi. Fakat, taraftarı olmasalarda devlet büyüğüne saygı duymamız gerektiği konusunda hemfikirlerdi. Politikacılara “devlet büyüğü” oldukları için saygı duymam gerekmediğini İngiltere’deki eğitimim süresince idrak ettim. Anarşist olduğumdan değil, sadece rütbe ve statü farketmezcesine temel olanın insana saygı duymak olduğunu öğrendiğimden. Ezilmiş toplumlarda hiç sayılan bireylerin haklarını iktidarda olanlara helâl etmeleri, söz konusu “büyüğe” saygı duydukları için değil, aksine ölen “büyüğün” ardında bıraktığı güçten korktukları içindir.
Gelgelelim asıl konuya. Ben iki yıldır Ahmet Kutsi Tecer’in başta andığım şiirindeki gibi bir köyde yaşıyorum, yani çoğunluğun unutmuş olduğu ama çoğunluğa bir şekilde ait olmaya devam eden bir köyde. Gelmeseler de, gezmeseler de, havasını içlerine çekmeseler de burada bekleyen, beklerken kendi tıkırında dönen bir dağ köyünde. Yukarıdaki alıntıda Ömer Seyfettin’in hasretini çektiği gibi bir köyde... Ve benim anadilim de böyle bir dil, orada olduğu yerde bekleyen, kendi sesleri içerisinde, kendini usulca teslim ettiği insanların çoğunlukla doğuştan konuştuğu bir dil, maddi ve manevi olarak dünyaya açılmayı beklemekte. Ve bu dil o kadar deli dolu, esrarengiz ve güzelliklerle dolu bir dil ki, onu çok ama çok sevenler tüm gözlerden sakınır, kimse onu bilsin, anlasın, okusun istemezler. Ona sadece üstünden para kazanacaklarından emin oldukları zaman yatırım yaparlar. Onun muhteşem yazarları ve ozanları vardır. Bu dilin tarihi zengindir, edebiyatı gürdür, gerçekten okuyanı az ama özdür. Bir zamandır kafayı Türkçeden İngilizceye çeviri yapmaya sarmış, bu konuda fiilen emek veren biriyim. Fakat açıkçası halen anlamış değilim, neden benim dilimde yazılmış eserlerin yabancı dillere kazandırılması bu kadar zor? Telif hakkı süresi dolmuş önemli yazarlarımız bile yabancı dillere çevirilemiyor. Neden? Sözümona “çeviri endüstrisinin protokolleri” diyorlar ki çeviri edebiyat çok satmıyor, Türkçeden İngilizceye çeviri edebiyat pazarının potansiyeli dar... O kadar darsa bu işin kaymağını silip süpürenlere ne demeli? Mesele bu değil. İşin içerisinde olanlar sadece belirli modern ve nispeten daha güncel yazarların eserleriyle ilgilenmeyi seçiyorlar çünkü kâr oranı daha yüksek, fiyakalı bir mizanpajla kolayca pazarlanabilir “daha modern” ve “yaşayan” bir ürüne yatırım yapmak kurnazca bir seçim. Anlayacağınız bahaneler bol kepçeden. Neler yapılamaz üzerinden tartışmak yerine neler yapılabilir üzerine konuşmak daha mantıklı.
Tabii bir de çevirmen seçimi de söz konusu, şüphesiz Türkçeden İngilizceye çeviri yapan yetkin çevirmen sayısı oldukça düşük ve bunların birçoğu Türkçeye merak duymuş, bir dönem Türkiye’de yaşamış ya da yaşayan Anglofon yabancılar. Fakat bu demek değil ki illa her kitap projesinde onlar başı çeksinler. Türkiye’de doğmuş, yetişmiş, çeviri bilimi bölümlerinden mezun olmuş binlerce öğrenci var ve bu öğrencilerin birçoğu kendi alanlarında iş bulamıyorlar. Bu gençlere iki yol görünüyor, ya üniversitede kalıp akademisyen olmak ya da başka dallarda eğitim görüp bambaşka iş kollarında çalışmak. Uzun zaman eşitsizlikten ve türevlerinden bahsettik, halihazırda dünya çapında eşitsizlik, haksızlık ve adaletsizlikle boğuşmaya devam ediyoruz. Yakın geçmiş zamanda gövde gövdeye, akıl akla karşı savaşıyordu. Bu savaşlar yetmezmiş gibi, şimdi de tüm benliğimizle yapay zekâyla boğuşuyor, onu sevsek mi kovsak mı bilemiyoruz. Bu konuyla ilgili görüşlerimi çok defa dile getirdim, ama isterseniz girin kullanın Copilot'ı, örneğin bir Ömer Seyfettin portresi hazırlamasını isteyin. Göreceksiniz ki ortaya çıkan portrenin Ömer Seyfettin'in simasıyla uzaktan yakından benzerliği yok. Benim hazırladığım örneği ve Ömer Seyfettin'in gerçekte çekilmiş fotoğrafıyla karşılaştırmak isterseniz tıklayın. Bir parçası olmaya zorlandığımız bu düzen belirli bir kitle dışında kimseye fırsat sunmuyor. Öyle ki, mişli geçmiş zamanda yaşamış en iyi yazarlarına bile olanak sağlamıyor.
Ömer Seyfettin de telif hakkı çoktan sona ermiş diğer birçok yazarımız gibi bu fırsatsızlıktan payını almış. O sadece Türkçe okuyucuya has bir yazar, o sadece ilkokullarda öyküleri okutulan bir kalem. Toplumsal sorunlarımıza, çelişkilerimize, özlemlerimize, aidiyet duygularımıza yüksek sesle son nefeslerine kadar ışık tutmuş düşünce insanlarımızın yurtdışında tanıtımı neden bu denli bastırılmıştır? Ömer Seyfettin ve onun çıtasındaki yazarlarımız hem dışarıya örnek teşkil ettiğimiz geçmişimiz hem de günlük hayatımızın bir parçasıdır. 2020’de 100. ölüm yıldönümü sebebiyle öykü ve romanlarının yeni baskıları piyasaya sürülmüş, ayrıca Ömer Seyfettin edebiyatı üzerinde değerli eserler vermiş akademisyenlerimizin ve yazarlarımızın yeni çalışmaları raflardaki yerlerini almış, fakat onu ve edebiyatını yurtdışına tanıtmak üzere birkaç serbest çevirmenin özverisi dışında kanımca görünürde hiçbir yeni eylemde bulunulmamıştır. Ben ve akranlarımdan bir asır önce doğmuş bu aydınımızı tüm dünya en az bizim kadar tanıyabilmeli, okuyabilmelidir. Ama Ömer Seyfettin yalnız değil, kalbimde yer etmiş onlarca ebedî isim sözümona okur-toplum tarafından hayaletvari bir edayla umursuzca bir kenara bırakılmış. Herhangi bir bireyin kamuoyundaki değeri onun kıymetini bilenlere bağlıdır. Bir bakıma benimsenmesi, sevilmesi gerekir kişinin. Kuşkusuz Ömer Seyfettin bizim tarafımızdan benimsenmiş, sevilmiş bir yazardır, ve tabii ki ilkokul müfredatına dahil edilmeye devam etmelidir. Ancak bunun da ötesine geçilmelidir. Bize bir ömür boyu eşlik edecek kadar kıymetinin bilinmesi bambaşka bir çalışmayı, özveriyi ve ihtimamı gerektiriyor. Modern Türkçenin ve Türklüğün nasıl olması gerektiğiyle ilgili derinden derine fikir yürütmüş, gençliğe olan güvenini her vesile dile getirmiş ve yazılarımızın salon edebiyatından uzaklaşıp, “sade, beyaz ve muhteşem, kavi, ebediyete namzet, mermerden abideler” olmasını öğütlemiş Ömer Seyfettin’in geç Osmanlı döneminden çağdaş Türk edebiyatına geçişte esirgenmez bir yapıtaşı olarak tüm dünyaya tanıtılması omuz silkemeyeceğimiz bir görev, ciddi bir sorumluluk.
İlk adımda anılması gereken Ömer Seyfettin’ın ömrünün uzunca bir dönemini orduda, savaş ve yoksulluk ortamına rağmen otuz altı yıllık kısa hayatına sığdırdığı ve bizlere teslim ettiği onca incelikli eser. Bu yıl 142. doğum yıl dönümünü ve 106. ölüm yıl dönümünü dolduran Ömer Seyfettin’in eserleri ve yaşamı konusunda büyük emek sarfetmiş olan Prof Dr Nâzım Hikmet Polat’ı anmadan geçemem. Ömer Seyfettin’in bütün nesirlerini ve şiirlerini yayına hazırlayan Prof Dr Polat’ın aktardığına göre, sağlığında on iki eseri yayımlanan Ömer Seyfettin’den bizlere 160 hikaye, 140 makale, 89 şiir, 51 fıkra, 18 mensure, 15 mektup, 25 tercüme, 3 piyes ve 2 hatıra defterinden bazı parçalar kalmış. Eğer, neden Ömer Seyfettin’in edebiyatı başka ülkelerde ve dillerde bizdeki kadar tanınmıyor sorusunun cevabı “çünkü elimizde yeterince malzeme yok” değil. Biz kendi değerlerimizi korumazsak, bunu gerçekleştirmek üzere adım atmaktan çekinirsek, düşündüklerimizi açık edemezsek, ne tarihimiz ne de geleceğimiz bize ait olacaktır. Bu durumun geçerliliğinin tartışılmaz bir hâl aldığı uzun zamandır kati ve kesin. Prof Dr Feyzi Ersoy’un Türk Dili dergisinin Aralık 2020’de yayımladığı Ömer Seyfettin konulu makalesinde belirttiği üzere, “Ömer Seyfettin, Selanik’te çıkan Genç Kalemler dergisinde yayımlanan ‘Yeni Lisan’ başlıklı makalesinde özetle Arapça, Farsça kurallara göre yapılmış tamlamaların dilimizden atılmasını, tamlamaların Türkçe olmasını, yabancı çokluk biçimlerinin terk edilip Türkçenin çokluk biçimlerinin kullanılmasını, bunlara ilave olarak da Arapça ve Farsça kökenli ön ve son eklerin kullanılmamasını istiyordu. Daha önceleri çeşitli kereler denenen ama başarıya ulaşamayan ‘dilde sadeleşme hareketi’ Ömer Seyfettin’in yaktığı meşale ile başarıya ulaştı.” Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp ile beraber Milli Edebiyat Akımını’nın kurucularından olan Ömer Seyfettin’in arkasından gelen kuşaklar Türk edebiyatında dalga dalga sade bir manzumun gelişmesine, edebiyatın katı bir sanat dalı olmadığını, toplumla ve sosyal koşullarla beraber değişen, yaşayan ve dönüşen bir disiplin olduğunu ortaya koymuştur. Bir bakıma yenilikçi edebiyatlarını sözlerini kimseden sakınmayan bu üçlüye borçludurlar. Bugün biz Türkiye Cumhuriyeti’ne ayak basabiliyorsak ve Türkçe konuşabiliyor, Türk dilinde öğrenebiliyor ve tartışabiliyorsak, şüphesiz onlar sayesindedir.
Fakat ne yazık ki, Ömer Seyfettin tüm gücüyle savunduğu Türk kimliğinin halk içerisindeki gelişimini ve Türkçeciliğin yükselişini göremeden otuzikinci yaşına henüz girmişken hayata gözlerini yumdu. Her ne kadar çeşitli yayınevleri onun eserlerini düzenli bir şekilde yeni baskılarla geleceğe taşıyor olsalar da, Seyfettin’in eserlerinde işlediği konuların güncelliği Prof Dr Hülya Eraydın Argunşah’ın Ömer Seyfettin edebiyatı üzerine makalelerinde dokunduğu gibi, yeteri kadar öne çıkarılmıyor. Özellikle toplumsal konuları etraflıca ele aldığı eserler özünde günümüz gerçeklerini yansıtmaya devam ederken, Batı Avrupa tarafından ya hiç anlaşılmayan ya da tamamiyle yanlış değerlendirilen toplumsal sorun ve değerlerimize hâlen ışık tutmaya devam etmekte.
Bu sebeple eğer Ömer Seyfettin’in eserleri yabancı dillere çevirilecekse, Türkçeye anadil seviyesinde hakim, Türk kültürünü ve tarihini kapsamlı bir şekilde okumuş, eğitim sürecinde farklı coğrafyalara ve o coğrafyaların kültürlerine, adetlerine ve geleneklerine tarafsız bir şekilde bakmayı öğrenmiş çevirmenler tarafından çevirilmelidir çünkü kişisel önyargılar çeviri sürecine bir okurun tahmin edemeyeceği derecede tesir eder. Ayrıca, çevirmen yazarın dünyasına girmeli, yazarın düşüncelerine ve hatta nefesine uyum sağlamalıdır. Bu emele hizmet etmek adına nacizhâne bir tavırla Ömer Seyfettin’in bazı öykülerinin çevirisi üzerinde çalışmakta olduğumu belirtmeliyim. Yine nu hissiyata dair, Prof Dr Feyzi Ersoy’un yukarıda sözünü geçirdiğim makalesinden bir alıntının altını çizmek istiyorum: “Ömer Seyfettin’i okumak, herhangi bir metni öylesine okumak demek değildir. Ömer Seyfettin’i okumak, Türkçenin engin denizlerinde yüzmek, onun binbir renkli çiçeklerinden doyumsuz tatlar almak demektir. Ömer Seyfettin’i okumak, vatan sevgisiyle dolmak, Türk’ü ve Türk tarihini sevmektir. Ömer Seyfettin’i okumak adil ve dürüst olmaktır. Ömer Seyfettin’i okumak duyarlı davranıp yardımsever olmaktır. Çalışkan olmaktır onu okumak.”
Kendimi bir milliyetçi olarak değil bir vatansever olarak tanımlıyorum. Türkçeyi sevdiğim, uzun yıllardır yurtdışında yaşamama rağmen dünyada az veya yanlış tanınan kültürüme bağlı olduğum ve Ömer Seyfettin’in cümlelerinde kendime ve dünyaya dair sayısız his bulduğum için onun yazdığı onca öyküden öncelikle ikisini İngilizceye kazandırmaya heves ettim. İlki, “Pireler”, 1 Eylül 1919 tarihinde İfham Gazetesinin haftalık edebî ilavesinde yayımlanmış. Külliyatının genelinde olduğu gibi Ömer Seyfettin bu öyküsünde de otobiyografik kesitler bulunuyor. İzmir’de ikamet ettiği dönemi konu alan bu öykünün kahramanına dostluk eden Koton adındaki köpeğin bir hayal ürünü değil, gerçek hayatta kendi köpeği olduğunu Tahir Alangu’nun başta belirttiğim muhteşem eserinde okudum (204-211). Alangu’nun Ömer Seyfettin biyografisinin başlı başına bir şaheser olduğunu ve Ömer Seyfettin külliyatıyla eşzamanlı olarak yabancı dillere çevirilmesinin çok önemli bir adım olduğuna inanıyorum.
İngilizceye çevirmek üzere seçtiğim ikinci öykü, “Aşk Dalgası” İstanbul’da geçmekle birlikte, Doğu ile Batı arasındaki farkları şehir üzerinden incelemekle kalmayıp, Ömer Seyfettin'in içinde yaşadığı düzene karşı adeta isyan niteliğinde. Müslüman semtlerde kadın ve erkeğin nasıl birbirinden uzaklaştırıldığını ve aşkın yasaklanmış olduğunu yazan Ömer Seyfettin, Türk şair ve yazarların döneme dair eserlerinde bahsettikleri “sevgililerin” uydurmacadan ibaret olduğunu belirtip, okuyucuyu sosyal gerçeklerle karşı karşıya getirmekte. Aynı zamanda Seyfettin’in kendi umutsuz aşk hayatına karşı hayıflandığı bu hikaye süregelen olan bazı toplumsal ve sosyal gerçekleri de su yüzüne çıkarmakta. Sanırım en çok da son yüzyılda Türkçemizin geçirdiği olağanüstü değişime, veya sıklıkla anılan etraflı toplumsal yozlaşmaya dikkat çekmekte. Bu öykünün çevirisini Nisan ayında paylaşacağım.
Yolu benim aile büyüklerim gibi Selanik’ten geçmiş tüm yazarlarımıza bir saygı duruşu niteliğinde olmasını tasarladığım bu çeviri dizisinin başı var sonu yok, çünkü yolu Selanik’ten geçmemiş yazarımızın nadir olduğunu ifade etmek sanırım pek de aykırı durmaz. Ömer Seyfettin’in ve Genç Kalemler’in ardından, bir gün “Yolu Selanik'ten Geçmiş Edebiyatçılarımız” başlıklı bir antoloji çalışması gerçekleştirilmesine duyduğum hasret ve ümitle.
"Pireler"in İngilizceye çevirisi için buraya tıklayın. Türkçe orijinali için buraya başvurabilirsiniz.
"Aşk Dalgası"nın İngilizceye çevirisi için buraya tıklayın. Türkçe orijinali için buraya başvurabilirsiniz.
Tüm hakları saklıdır © Hande Eagle 2026
All rights reserved © Hande Eagle 2026