07/07/2026
07/07/2026
YAS VE YAZMAK
Babaannem Zerrin Sakızlı, 7 Mart 1936.
Fotoğrafın anısı: Bu doğum günü anı fotoğrafında kısa kollu elbise giymek istemiş.
Annesi bebekken vefat ettiği için, onu büyüten babaannesi kısa kollu elbise giymesine izin vermemiş.
Vefatından kısa süre önce, son telefon konuşmamızda benimle bu anısını paylaşmıştı.
2026 mayıs ayı ölümle geçti. Biz insanlar doğmayı bir nevi bilsek de ölmeyi hiç bilmiyoruz. Bilinebilen bir şey olmadığı gibi, tabiatımız gereği bilmeye de çaba sarfetmiyoruz. Ama ölümle yüz yüze gelmek kaçınılmaz.
En başta biricik babaannem 96 yaşında 21 mayıs günü öğlen vefat etti.
Onu toprağa verdikten bir hafta sonra 2014 yılında Londra’da Piartworks’teki “Vakti Geldiğinde” sergisi kapsamında Cumhuriyet gazetesi için röportaj yaptığım Mustafa Horasan 27 mayıs akşamı aramızdan ayrıldı.
23 Eylül 2023’te 95. yaşgününü kutlayanlar arasında yer aldığım, Galleria Continua’nın San Gimignano’da düzenlediği partiden sonra yaptığımız söyleşiyle daha yakından tanıma şansını elde ettiğim Op-Art öncüsü Julio Le Parc’ı 30 mayısta kaybettik.
Bu son iki kişinin ölümünü burada belirtmemin sebebi, “Hey ahali, bana bakın, ne önemli insanlar tanımışım” demekten ziyade, son haftalarda ölümün hayatıma ne derin bir şekilde sirayet ettiğini paylaşmak için.
Aslında dünyada her gün ortalama 168.054 kişi ölüyor. Biz yaşayanlar bunu pek de oturup düşünmüyoruz, ta ki bizim önemsediğimiz, tanıdığımız ve sevdiğimiz biri ölene dek. Ölüm, insanı gündelik hayatın tekdüzeliğinden silkindiren tek durum.
Ama benim için tüm bunlardan daha sarsıcı olan, ölümün ne kadar bilinmezliklerle dolu olduğu. Bu yüzdendir ki, ölüm denince akan sular durur, konuşan ağızlar susar, yaşayanlar kendi gelecek ölümlerini bir anlığına düşünüp karalar bağlar, o cenaze kalkar, kefenine sarılmış merhum kişi toprağa verilir ve kısa bir süreliğine ölmüş sevdiklerini anmak üzere bir araya gelen yaşayanların çoğu oldukları yerden devam ederler yaşamlarına. Yas tutanlar da olur, mezar ziyaretine gidenler de.
Bir de ne yas tutabilenler, ne de mezar ziyaretine gidemeyenler olur. Sanırım ben o saftayım. Yas tutabilmek için ölümü kabullenebilmek gerekiyor. Ben henüz babaannemin ölümünü kabullenebilmiş değilim. Doğrudur, ölenle ölünmez. Ama her ölenle biraz daha yitiliyor. Her ölen yakınımız, sevdiğimiz bizden bir parça yaşam alarak ölüyor.
2010’da anneannem vefat ettiğinde tabii ki çok üzülmüştüm, ama çabuk toparlanmıştım. Ölürken yanındaydık, elini tuttuk, ona güzel sözler söyledik. Veda etme şansım olmuştu.
2013’te dedem vefat ettiğinde cenazesine yetişememiştim. Onun ölümünü daha uzaktan yaşamıştım. Görmeyince daha az etkileniyor insan.
Fakat, bundan beş hafta evvel babaannem yoğun bakımda öldüğünde hiç hazırlıklı değildim. Tabii ki doksanaltı yaşındaydı ve bir gün öleceğini biliyordum, ama bilmekle birebir tecrübe etmek arasında derin bir uçurum var. Onun, sanki hep yaşayacakmış gibi bir ruh hali vardı. Onun gücü, yılmazlığı, her şeyi büyük titizlikle yapması, dik duruşu beni hep çok etkilemiştir. Çok şey görmüş, çok şey yaşamış, bu yüzden hiç bir maddi sevdası olmamış, varını yokunu etrafındakilere vermiş bu yetenekli kadının ölümü benim için bir devrin kapanmasına ve artık kötü gün dostum kalmamış olmasına da işaret ediyor.
Biz bir babaanne ve torundan çok, iki kafadar insandık. Çocukluğumun büyük bir kısmını beraberinde geçirdiğim Nisan 1930 doğumlu, Sakız Adası mübadili bir ailenin en küçük kızı olan Zerrin Sağlam (kızlık soyadı Sakızlı) benim sırdaşımdı. Herşeyimi anlatabilirdim ona. Asla kızmaz, yargılamaz, hep dinlerdi. Biz aramızda senelere yayılan coğrafi mesafeye rağmen hep çok yakındık. Kalplerimiz hep birdi.
İngiltere’de öğrencilik yıllarımdan itibaren onun yemek tariflerini pişirdim.
Dedemin eski bir beyaz gömleği üzerinde yaptığım provalarla, ütü yapmayı sekiz yaşında sırdaşımdan öğrendim.
Hamur yoğurmayı küçük yaşta ondan öğrendim.
Örgü örmeyi ondan öğrendim. Azıcık iğne tutmayı, dikişi ondan öğrendim.
İnsanların kötü davranışlarına cevap vermemeyi ondan öğrendim.
Hayatı bir sanatmışçasına yaşamayı ondan öğrendim. Kendimi mükafatlandırmayı, kaliteli yemek yemeyi, temiz giyinmeyi, kendimi bitkilerle iyileştirmeyi ondan öğrendim.
Başkalarının derdine deva bulmaya çalışmanın önemini ondan öğrendim.
Aslında ondan öğrendiğim şeyler saymakla bitmez.
Çünkü o birçok role bürünürdü ama özünde tüm bir kişiliğe sahipti:
O, çok iyi bir kadın terzisiydi. Teğel dikişi makine dikişi kalitesindeydi. Yıkadığı çamaşır da ütüsü de bir o kadar temiz ve titizdi. Ben küçükken merdaneli bir çamaşır makinesi vardı. Koca beyaz çarşafları ve kumaşları o makinede yıkarken döktüğü alınteri hala zihnimde.
O, müthiş bir şefti, ama kendine aşçı bile demezdi. Onun için “mutfak” “mutbak”, “aşçı” “ahçı” idi. Eğer yaşıyor ve hâlâ yemek pişiriyor olsaydı, leziz yemekleri ve kurduğu zarif sofralarla bir sosyal medya fenomeni olabilirdi. Tüm tabakların etrafını taptaze mevsim çiçekleriyle süsler, bembeyaz masa örtüleriyle, pırıl pırıl çatal bıçak ve bardaklarla rengârenk şölenler sunardı. Zeytinyağlılar, balık yemekleri, çorbalar, salatalar, pilavlar, tatlılar (özellikle çilek peltesi ve reçeller), poğaçalar ve börekler konusunda uzmandı.
Temizlik yapmayı sevmezdi ama evi her zaman temizdi. En temiz ve ütülü yatak çarşaflarıyla sabun kokulu yataklar yapardı. Kolonya severdi. Pereja limon kolonyası. Elleri her zaman temiz, tırnakları kısa idi. Saçını kendi keserdi.
Her şeyin beyazını severdi. Çiçeğin, iç çamaşırın, geceliğin, elbisenin, çarşafın, havlunun.
Türk kahvesi falı bakardı. Yorumları çoğunlukla doğru çıkardı. Ona kahve falı baktırmaya gelen çok tanıdığı vardı.
Evine gelen her misafiri cennetten inmiş bir melek gibi ağırlardı. Yemezdi, içmezdi, yedirir, içirirdi. Cüzdanında az para bile olsa her şeyin en iyisini tedarik etmenin yolunu bilen olağanüstü bir etkinlik müdürüydü.
Ve tüm bunlardan evvel, sıradışı bir babaanneydi. Benim içimi dışımı bilirdi. Leb demeden leblebiyi anlardı. Ben küçükken, annem ve babam çok çalışırlardı. Beni babaanneme teslim ederlerdi, gözleri hiç arkada kalmazdı, çünkü bilirlerdi beraber ne kadar mutlu olduğumuzu. Beni eğlendirmek için yemek masasının üstüne kocaman bir çarşaf serer, masanın altına yastıklar koyar, boş çay ve kahve fincanları ile bebekleri dizer, masanın altına girip yaz sıcağında benimle oynardı. Beni öper, koklar, bana sarılır ama asla kendini öptürmezdi. Ben yaşlıyım beni öpme derdi. Annemi özledim deyince, üzülürdü. Beni teselli ederdi. Annen seni çok seviyor derdi. Sen annen yüzünden bu kadar iyi bir çocuksun derdi.
Ben küçükken bana meyve tabakları hazırlar, poğaçalar yapardı. Hele portakal kabuklu, hamuru yoğurtlu, ağızda dağılan leziz bir tatlı kurabiyesi vardı, yemeden duramazdım. Şimdi ne o poğaçalar var, ne o sohbetler, ne de o içimi ısıtan beraberlik. Yeri bomboş kaldı. Yazamaz, çeviremez, düşünemez oldum bir süredir. Ve bunları yazmazsam sanki devam edemeyecekmişim gibi hissediyorum. Aslında o yüzden de bu yazıyı kaleme almaya başladım çünkü yaşayanlar devam etmenin yolunu bulmakla yükümlüdürler. Şimdi de sıra, ona kelimelerle söyleme fırsatını elde edemediğim şeyleri ortak dilimizde – ki ben küçükken biz kuşdili de konuşurduk – ifade etmeye geldi:
Pamuk ninem,
İnançlı bir ailenin çocuğu olmama rağmen ben inançlı bir insan olamadım. Hep şüpheci oldum, çok az şeye inandım, bunu sen de bilirdin. O inandığım çok az şeyden biri de sen ve senin samimiyetindi, babaannecim. Geçtiğimiz hafta senin kırkın doldu. Bu son beş haftada seni defalarca rüyamda gördüm. Son nefesine yetişip, elini tutamadım. Umarım beni affedebilirsin. Seni son senelerde çok az ziyaret edebildim. Ve inan ki, bunun için çok üzgünüm. Evdeki hesap çarşıya uymuyor, hayat hiç bir zaman öngördüğümüz şekilde ilerlemiyor, ve onu dilediğimiz kıvama yoğurmak çoğunlukla mümkün olmuyor. Bir akış içerisinde sürüklendiğimiz günler istediklerimizi yerine getirebildiğimiz anlardan sayıca daha çok.
Bana hep şöyle derdin: “Sen ve ben, biz ayrılmaz bir bütünüz.” Annesiz büyümüş olmana rağmen, bana hem çok sevgi verdin, hem de sevmeyi öğrettin. Evet, şüphesiz biz ikimiz ayrılmaz bir bütünüz ama dedikleri gibi ölenle ölünmüyor. Son rüyamda, açık mezarının başındayız, bana diyorsun ki Hande, ben oraya giremem, korkuyorum. Mezarın dibinde, ayak ucunda dedemin kemikleri duruyor. Ağlıyoruz, sana diyorum ki, gidecek başka yer kalmadı, burası son durak. Bir merdiven buluyorum, mezarın içine dayıyorum, gel ben seni indireyim ama sonra seni bırakmak zorundayım diyorum. Beyaz bir gecelik var üstünde, iniyoruz mezarın içine. Sana sarılıyorum, elimi tutuyorsun, zar zor yatıyorsun toprağa. Ben o mezardan ne zor çıktım bir bilsen. Kan ter içerisinde terk ettiğim bu rüya günlerdir aklımdan çıkmıyor. Seninle ne gerçek hayatta ölebildim ne de rüyamda. Belki de en güzeli böylesi, seni sen hiç ölmemişssin gibi yaşatmayı istiyorum. Senin hikayen, hayat anlayışın, dik duruşun daima yüreğimde. Ve ben son nefesime dek senin yemeklerini pişirip, senin söz ve şakalarını aktaracağım. Seninle o kadar çok şey paylaştık ki, bazen biriyle konuşurken ard arda seni anıyorum. Arada sırada da bugünün insanı beni geçmişe aşırı bağlı bir insan olarak görüp yadırgayacak diye tedirginleşiyorum. Ama ben böyleyim, geçmişle, eski toprakla yoğruldum. Ailemizin ilk torunu olduğum için vaktimin büyük kısmını hep büyüklerle geçirdim, en başta da seninle.
Gusül abdestine refakat ettiğimde, seni pırıl pırıl yıkayıp kefenine saran kadın görevlilerin dediği gibi sen eski topraksın, her şeyi kendi ellerinle yaptın. Senin için çok içten dualar ettiler, sen oradaydın belki duymuşsundur. Seni tanısınlar istedim, o yüzden hiç tanımadığım bu iki güzel insana seni anlattım, belki duymuşsundur. Seni onlar sabunladılar, ben duruladım. Bir zamanlar sen de beni yıkardın, senin elinde büyüdüm, beni sen yoğurdun, ve aradan geçen bunca yıla rağmen bendeki hatıran, limon çiçeği kokun – ki sen narenciye yedikten sonra kabuklarını ellerine sürerdin – ve hünerlerin asla kaybolmadı. Tam tersine seni şimdi çok ama çok daha yakından görüyor, hissediyorum. Bana seni aklayıp paklayan iki kadından daha genç olanı dedi ki, babaannen sana ne çok şey öğretmiş, gel biz de sana kefeni öğretelim. Bana kefeni öğrettiler senin huzurunda, ve ben o beş parça kumaşın senin o koca cömert yüreğini sarmaya nasıl yettiğine senin sayende şahitlik ettim. Yeniden bembeyaz, kundakta bir bebek gibi oldun, gül suyu serptiler üstüne. Sen çiçekleri çok severdin, hele gülleri ve gül reçelini. Altı yaşında yoktum belki, Büyükada’da senin abin, benim Cemil dayımın Kadıyoran Yokuşu’ndaki evinin yabani bahçesindeki gülleri onu bir yaz sabahı ziyarete gittiğimizde toplayıp, taç yapraklarını ince uzun parmaklarınla ayırıp, şekerle narince ovup, gül reçeli pişirmiştin. Demir tavada ekmek kızartıp, üstüne sürmüş ve bu rahiyali iksiri bize takdim etmiştin. O reçel gibiydin sen de, bir bal arısıydın. Benim 2000 yılı kutlamasında giymem için elde diktiğin nar çiçeği pileli tül etek dolabımda, ütülü. Ördüğün yün kışlık çorapları ayağıma geçirmeye kıyamadım, onlar da kumaş bir torba içerisinde komodinimde. Bir saatin vardı, seksenli yaşlarının başında ben artık takmam deyip bana hediye etmiştin, pili bitince değiştirmedim ama o da takı kutumda. Seneler boyu kurduğun dostluklardan tanıdıklarımın hepsi hafızamda: Handan teyze, Ceylan teyze, Dudu teyze ve daha niceleri.
Canımın içi, seni son defa gördüğüm iki ziyarette – biri morgda, diğeri gusülhanede – üç defa sağ gözünü açtın, işaret parmağımla gözünü kapatıp, sana gözyaşlarıyla zahiren veda ettim. Bundan seneler önce yaşam ve ölüm üzerine fikir yürütürken, öldüğünde eğer öbür taraf varsa bana oradan bir ipucu gönderir misin diye sormuştum. Gülüp, göz kırpmıştın. Ve sen dilediğimi yerine getirdin, bana üç defa gözünü açtığında aslında şunu söyledin, evet öbür taraf var, buna inan Hande. İnanmakta zorlanıyorum, ama tesadüfün bu kadarı da fazla. Sana hep inandım, şimdi de inanıyorum.
Seni dedemin mezarına gömdüğümüzde seni seven herkes hakkını helal etti, ve biz seni amcamın özenle seçtiği destelerce kırmızı karanfille uğurladık. Mustafa Horasan da oradaydı. Mezarına toprak attı, dua etti. İşte dostluk böyle bir şey sanırım, amcamın zor gününde yine yanındaydı. Dört gün sonra da onun acı haberini aldık.
Ama şimdi bakıyorum da, benim için o gün aslında birbirimize veda ettiğimiz gün değildi, çünkü ben her akşam uykuya seninle dalıyor, her sabaha senin yokluğunla uyanıyorum. Bir ay önce yazmaya başladığım bu yazının başına anca bu sabah oturabildim, biricik ninecik. İliğime kadar işlemiş varlığın ansiklopedik.
Yıllarca çektiğin acılardan kurtuldun. Nur içinde yat. Gönlün ferah olsun. Sımsıkı sıktığın sol elini aç, korkma, gözün arkada kalmasın. Öğrettiğin ve bana hediye ettiğin her şey avucumun ve kalbimin içinde. Sonsuz teşekkür, sayısız öpücükle öbür tarafta tüm sevdiklerimize selamlarımı ilet, canımın içi. Bir gün tekrar kavuşacağız, en azından buna şüphem yok, biricik pamuğum.
Hasret ve hürmetle,
Hande.